Bu Toprakların Esas Kültürü : Senin ve Benim Kardeşliğimiz

20 Ocak 2007 Cumartesi

Ben, çok üzgünüm..! İçimden geçenleri yazamayacak kadar üzgünüm.
Bazı şeyleri görebilmek için çok şey bilmek gerekmez. Biz bu topraklarda doğduk hep birlikte, hep birlikte büyüdük. Zor günleri hep birlikte gördük. Yazılanlar, çizilenler, söylenenler bizim bildiğimiz gibi değildi. Biz kardeştik, ve yıllarca Türk, Rum, Ermeni, Kürt, Laz.... hep birlikte aynı sofrada yemek yedik. Bunu kim inkar edebilir?? Bu gerçeği kim görmezden gelebilir??

"Ahbarik,
Sana bugüne kadar ne senin ana dilinde, ne kendiminkinde böyle hitap etmemiştim. Nasıl edeyim ki? Birbirimizi en fazla üç-dört kez görmüşüzdür. Öyle büyük bir yakınlığımız olmadı. Ama bugünlerde olan bitenlerden sonra, bizimkilerin dediği gibi artık “dünya ahret kardeşimsin”! Çünkü ırkçılık yeniden çıldırdı. Çünkü seni ve beni, sizi ve bizi bir kez daha karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Öyleyse, onlara inat, ben de bundan sonra sana “ahbarik” diyeceğim!
Önce Sabiha Gökçen’le başladılar. İnsanın dehasının ürünlerinden biri olan uçağı bu topraklardan göklere yükselten bu ilk kadının Ermeni olması ihtimali onlara çılgına çevirdi. Yazan neden yazmıştır, neden birinci sayfadan vermiştir, bu bağlamda bütünüyle ikincil. Önemli olan tepkinin niteliği. Koskoca Genelkurmay bu konuda açıklama yapma ihtiyacını hissediyor. Türk Hava Kurumu adına yapılan açıklamada “bu sadece Gökçen’e değil, Atatürk’e de hakarettir” deniyor. Irkçılığın daha katıksızı görülmüş müdür? Gökçen’e Ermeni demek ona hakaret oluyor. Bu yetmiyor. Atatürk’ün manevi kızının Ermeni olması ona da hakaretmiş! Hrant, duygumu söyleyeyim. Atatürk’ün yaptıkları konusunda herkesin çok farklı fikirleri olabilir. Ama eğer bir kız çocuğunun Ermeni olduğunu bile bile onu manevi kızı olarak benimsedi ise, bu, 1915’in yaşandığı bu topraklar üzerinde bir cumhurbaşkanının yapabileceği en onurlu şeylerden biridir. Elbette 1915’in utancını ortadan kaldırmaz. Ama hiç olmazsa onun da, Birinci Dünya Savaşı sırasında ve ertesinde sayısız Türk ailesinin yaptığı gibi, bu toprakları bin yıldır paylaştığımız Ermeni halkına karşı yapılan Osmanlı devlet zulmünden kendini politik bakımdan olmasa da insani bakımdan ayırarak hiç olmazsa şefkat duyabildiğinin bir işaretidir. Belki ruhunun derinliklerinde bir yerinde, kendinden öncekilerin yaptıklarından onun da utanç duyduğunu gösterir.
Şahsen ben, Sabiha Gökçen Ermeni ise bunun ortaya çıkmasından gurur duyarım. Ermenilerin bu toprakların kültürüne kattıkları her şeyin ortaya çıkmasından duyacağım gibi.
Irkçılar şimdi de seninle devam ediyorlar. Faşistler, yazdığın sekiz yazılık bir dizinin bir tanesinden bir cümleyi yazının içinden cımbızla çekiyorlar ve seni Türk düşmanı ilân ediyorlar. Sen Ermenilerin bir bölümünü bugüne kadar sürdürdükleri politik yaklaşımdan vazgeçmeye, Türklerle dostluğa çağırırken, onlar senin Türk düşmanı olduğunu ileri sürüyorlar! Sonra da seni alenen tehdit etmeye cüret ediyorlar. Senin “hedefleri olduğunu” ilân ediyorlar. Savcılar bu açıklamayı şiddete teşvik suçu saymayacaklarsa hangisini sayacaklar? Onları bilmem, ama senin kılına dokunulursa, Türkiye’nin demokratları, sosyalistleri ve enternasyonalistleri bunu bütün Türkiye Ermenilerine yapılmış bir saldırı sayacak ve bu işin peşini bırakmayacaklardır.
Seni geç tanıdım Hrant ve çok az tanıdım. Ama sen benim için sadece Hrant değilsin ki! Sen benim Jirayr amcamsın. Bana, ağabeyim Can ile birlikte daha kısa pantolonlu iki çocukken müziği sevdiren, nükteleriyle yaşama sevinci veren, zarafeti öğreten adamsın. Eliz teyzemsin, on-on beş yıl boyunca annemle hayatının her sırrını paylaşan, bizim başımızı okşayan. Lise çağımda her şeyi konuştuğum, birlikte nice sevinçler yaşadığım, birçok sıkıntımı paylaştığım Levon’sun. Pangaltı’daki kışlık, Kınalıada’daki yazlık evinde beni sofrasına oturtur ve geceleri ağırlarken sanki üçüncü çocuğu imişim gibi davranan Takvor amcamsın, maalesef adını hatırlayamadığım karısısın. Daha sonra, aynı işyerini paylaşmaktan hayatımda en büyük zevki duyduğum insan olan, beni Samatya’daki evinde Ermeni mutfağının en güzel mezeleriyle ağırlayan, çevresindeki herkese “ne güzel, yaşıyorum” dedirtecek kadar hayat dolu kızkardeşim, “kuyriğim” Araksi’sin, onun kocası Vartan’sın, oğlu Sevan’sın. Adını saymakla bitiremeyeceğim nice sevgili öğrencimsin.
Sen benim için onlarsın, çünkü sezgilerine ve yargılarına çok güvendiğim bir insan senin nasıl insan bir insan olduğunu anlattı bana. Ama asıl, Agos’u, belki de tarihe Ermenilerle Türklerin kardeşleşmesinde en önemli rolü oynamış yayın olarak geçecek olan Agos’u yıllardır bunca güçlüğe rağmen çıkarmakta en büyük çabayı gösterenlerden olduğun için onlarsın.
Sana dokunulursa, benim canım acır.
Bu toprakların, Hrant, esas kültürü o ırkçılık değil. Bu toprakların, sevgili kardeşim, ahbariğim, esas kültürü senin ve benim kardeşliğimiz. Bir gün onları politik olarak yenilgiye uğratacağız. Bu kâbus bitecek ve Ermeniler, Türkler, Rumlar ve Kürtler hepimiz kucaklaşacağız. O günü yakınlaştırabilirsek ne mutlu sana, ne mutlu bana! Ne mutlu ben enternasyonalistim diyene!
Hrant Dink'e açık mektup - Sungur Savran- 01.03.2004"

Gün Gelir Moda Olur

16 Ocak 2007 Salı

Yıl 1997... Henüz öğrenciyiz... Girişimcilik ruhuyla yanıp tutuşan bir sınıf arkadaşım, Türkiye'ye farklı ne getirsek diye bir araştırma yapıp, kahve,krema ve şekerin birleşimiyle hazırlanmış bir toz içecek markası buldu. Ve firmayla uzun uğraşlar sonucu görüşerek çok sayıda ürün numunesini, marketlere pazarlamak üzere Türkiye'ye getirtti. Tarif ettiğim anladığınız üzere, artık ülkemizde birçok markanın ürettiği, bildiğiniz 3'ü 1 arada kahve... Firma Food Empire ve marka MacCoffee... Arkadaşım, elinde numunelerle büyük marketlerden zar zor randevular alıyor ve görüşmelere gidiyor ama maalesef kimse ilgilenmiyor. Öğrenci olduğu için ilgilenilmediğini düşünerek, gıda toptancılarına satmayı deniyor, onlarda bu garip içecekle fazla ilgilenmiyorlar. Bu arada MacCoffee'nin sadece üçü bir arada kahveleri yok, bunun dışında da farklı aromalarda toz içecekleride var. Toz bitki çayları ve fındıklı, karamelli kahveler gibi... Arkadaşım, çok uğraşmasına rağmen numuneleri pazarlayamayınca hepsini sınıfça biz içiyoruz ve hepsi bittiğinde üzülüyoruz, çünkü tekrar getirtmek neredeyse imkansız. Aradan birkaçyıl geçtikten sonra Nescafe aynı ürünü çıkartıyor. Herkes bir anda bu ürünü çok beğenerek tüketmeye başlıyor. Ama biz benzer ürünü daha önce denemiş kişiler olarak, Nescafe'yi MacCoffee kadar beğenmiyoruz.


Bu Pazar günü Migros'ta dolaşırken, yıllar sonra yine MacCoffee'yi gördüm. Birden fazla çeşidiyle raflarda duruyordu. Nedense çok sevindim ve hemen 20'li paketlerden aldım bir tane. Gerçekten haklıymışız, şu anda piyasada olan benzer ürünlerden çok daha güzel. Kremayı fazla sevenler için 2in1 EVO ürünü ise mükemmel.


MacCoffee yıllar sonra Türkiye'ye nasıl geldi diye bir araştırma yaptım ve aşağıdaki haberi buldum.

"60'tan fazla ülkede, 250'den fazla ürün çeşidiyle faaliyet gösteren Uzakdoğu'nun gıda devi Food Empire, MacCoffee ileTürkiye pazarında. Dünyada ilk kez 1993 yılında MacCoffee markasıyla 3'ü 1 arada hazır kahvelerini üreten ve satışa sunan Food Empire, Türkiye pazarına güveniyor.
Uzakdoğu'nun önde gelen gıda firmalarından Food Empire, MacCoffee 3'ü 1 arada hazır kahveleri ile Türkiye pazarında yerini almaya hazırlanıyor. Yiyecek ve içeçek grubu Food Empire, dünyada ilk kez MacCoffee 3'ü 1 arada hazır kahvelerini üreterek, 1993 yılında pazara sundu. Rusya'dan Doğu Avrupa'ya, Çin'den ABD'ye kadar 60'tan fazla ülkeye ihracat yapan Food Empire için Türkiye öncelikli pazarlar arasında yer alıyor.
Food Empire'ın MacCoffee ile Türkiye pazarına girişine ilişkin olarak 1 Kasım 2006 Çarşamba günü bir basın toplantısı düzenlendi. Toplantıya Food Empire Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Azası Tan Wang Cheow, MacCoffee Türkiye Temsilcisi Akshay Sharma ve Türkiye pazarında dağıtımını üstlenen Turkuaz Genel Müdürü Erdinç Koca katıldı.
Basın toplantısında bir konuşma yapan Food Emripe Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Azası Tan Wang Cheow, Food Empire firması ve dünya pazarlarındaki konumundan bahsetti. Cheow, ‘MacCoffee 3'ü 1 arada hazır kahve çeşitlerimizle Türkiye pazarında bir başlangıç yapmaktan dolayı heyecanlıyız ve Türkiye'de aromalı ve aromasız yüksek kaliteli kahve çeşitlerimizle ve MacCoffee deneyimiyle Türk kahve severleri memnun etmeye devam edeceğiz' dedi. Ürün portföylerinde 250'den fazla yiyecek ve içecek çeşidi olduğunu vurgulayan Cheow; Rusya, Doğu Avrupa ve Orta Asya pazarında iyi bir yer edinen MacCoffee markasının Türk tüketicileri tarafından da benimseneceğine inandıklarını belirtti.
"3'ü 1 arada" kahve pazarını büyüttü
Food Empire'ın İran, Irak ve Türkiye'de operasyonlarından sorumlu Akshay Sharma da toplantıda söz alarak Türkiye'de son üç yılda kahve pazarının hızla büyüdüğüne dikkat çekti. Sharma, bu büyümeye en çok 3'ü 1 arada hazır kahvesinin katısı olduğunu söyledi. Sharma, hedeflerinin Türkiye'yi öncelikli pazarlardan biri yapmak olduğunu belirterek, "Geniş ürün gamı ile bu pazarda her tüketiciye ulaşmayı hedefliyoruz. Yeni ürün ve tatlarla Türk tüketicileri MacCoffee'den her zaman keyif alacaklar" dedi.
Sharma, Food Empire olarak uluslararası yiyecek ve içecek sektöründe kaliteli ürün ve servis veren bir şirket olduklarını belirterek, " Farklılık yaratmak için gerekli olan girişimcilik ruhumuz, tutkumuz, ve insanlarımız olduğu sürece hedeflediğimiz başarıya ulaşacağız" şeklinde konuştu." Kaynak:Dünya Online

Nedir? - II

22 Aralık 2006 Cuma

Aşık olmak mı zor, adam olmak mı?

Redd

21 Aralık 2006 Perşembe


Uzun zamandır dinlediğim en güzel albüm Redd grubunun son albümü "Kirli Suyunda Parıltılar"


Ama beni albüm kadar etkileyen başka bişey daha var, kapağın iç kısmında yer alan yazı...


Uzun demezseniz okuyun, kendi korkularınızdan birşeyler bulacağınıza eminim...


"Bildiğim tüm ahlak ve uymaya çalıştığımız onca kural arasında insanlığın tanımını kim yapmış, ne doğru ne yanlış diye kafa yormaktan; politik miyim neyim ben diye farkına varamayıp nasıl yetişmişim, neye dönüşmüşüm diye sorup durmaktan, sorularıma cevaplar bulamadığımda bir sigara yakıp onun bile üstünde beni öldüreceğini okumaktan ve kendi kararlarımı etkilemem için olasılıklarımın sürekli büyük harflerle gözümün içine sokulmasından, ölmek mi yaşamak mı diye sorsalar neden yaşamak olduğu konusuna acizce cevap vermektense ölene kadar susmaktan, yaşadığım hayatın doğrularına karşı çıkıp mecburen’ler içinde bahaneler bulmaya çalışmaktan, bir beden olduğumu unutup olmadık ruh durumlarıma anti-depresanlarla mutluluk zımbalamaya çalışmandan, hayallerimi komik diye anlatamayıp gerçekleri komik bulmaktan, duyguların kablosuz bağlantılarla ulaşabildiği, dokunabildiği sınırsızlıktan ve bu durumun hareket kabiliyetimi ve cisim üzerindeki etkimi sınırlayıp duygularımı esir almış bir cismi parçam kabul edip onsuz yapamamaktan, özgürlüğün dört duvar bir odada yalnızlık olduğunu ve bunun alternatifinin uyumlu bir kostüm ve önceden çizilmiş figürlerle kalabalığın arasında dolanmak olmasından korkuyorum. Yaptığım şeyin her ne olursa olsun dijital bir tanımı olmasından ve bu tanımın bütün yaratıcılığımı daha yaratırken hasta etmesinden, çizgileri doğru çizmekten yada çizdiklerimi güzel sanıp aslında çirkin olanlarla estetik yarışına girmek zorunda olmaktan, estetiği unutmaya çalıştığımda göreceli bir estetiğin yelkovanın ucunda şekil değiştirdiğini görmekten, kulağımda çalan müziklerin sadece canımı acıtmak yada dalga geçmek için yazılmış olabileceğini düşünüp taksinin arka koltuğunda geride kalan bloklar arasında üç beş ağacın yalnızlığını unutmaktan, post-modern delilik içinde kendimi akıllı ilan etmekten, dilimi tutamayıp özgür olduğumu söylemekten, olabildiğince çok düşünüp az düşünmem gerektiği sonucuna varmaktan, olabildiğince çok yazıp kağıtları paralayıp parkenin üstünde izlemekten ve aslında neyi neden yazdığımı sorgulayıp kalemimi eski günlerdeki gibi kaset sarmak için bile kullanamamaktan, alternatifi olmayan bir şehir yaşamının kölesi olmuş, kutulanmış ve dondurulmuş şekilde yaşadığımın farkına varıp kendimi hasta etmekten, uyumam ve uyanmam gereken zamanı güneşin değil de hayatın belirlemesinden, zamana yetişmeye çalışırken koşturmaktan yada dinlenmek için manzaraya baktığımda geçmişi özlemekten korkuyorum. Aslında hasta olduğumu kabul etmemekten, kendim dışında her şeyi reddetmekten ve inancımı sorgulayıp sonucunda bir bütün olmadığımı fark etmekten, parçalarımda tercihlerimin yanlışlarını arayıp “hepsi doğruydu-hayat yalandı” cevabını bulmaktan, televizyonda duyduğum repliklerle yaşamaktan, kendimi bir film içinde yaşıyor sanıp hareketlerime dikkat etmeye çalışmaktan ve duygularımı yavaş yavaş kaybetmekten, ben ben olmaktan da, sen yada o olmaktan da korkuyorum. Olmamaktan ve olamamaktan ve olamamaktan olmaya çalışıp, bir şeye benzetilmeye çalışılmaktan, oysaki benim ben olduğumu söylediğimde kim yada ne olduğumu, ne yaptığımı, nasıl yaptığımı umursamadan beni ben kabul edecek birini bulamamaktan, bulamadığımda aramadığım için suçu kendime atmaktan, yalnızlığımı kıskanmaktan ve kendimi nefes alıyorum diye kalabalığın içine çekilmekten korumaktan, kalabalıkta bile kendimi sıra dışı hissedip bununla övünmekten, uyumlu olduğumu sanıp uyumsuz olduğumu görememekten, kendimi ötekinden daha özel hissederken egomdan utanmaktan ve tüm utançlarım arasında en utandığım şeyin duygularım olması gerçeğini görmekten, kim için ne için neden yaşadığımı bulmama az kaldı sanıp uykuyu ertelemekten, yazmaktan çizmekten şikayet etmekten, şarkı söylemekten, eleştirmekten nefret etmekten, aşık olmaktan korkuyorum. Korktuğum şeyleri başkalarının duymasından, korkusuz olduğumun sanıldığını sanıp kahraman olamadığım için üzülmekten, kendimi tertemiz ve saf sanıp başkalarını kirli buluyor olmaktan, kendimi kirli suda yüzen bir balık sanıp denize doğru yüzmeye çalışırken boğulmaktan ve kendimi korkularımı yazarken delirtmekten korkuyorum.

O yüzden burada bırakıyorum. Korkularım iyi ki varlar, cesaretimi tetikliyorlar. "

Hayatın Köşeleri

15 Aralık 2006 Cuma


Yaşım ilerledikçe kitaplara daha az zaman ayırır oldum. Çocukluğumda çok kitap okurdum. Şu anda bildiğim bütün klasikleri ilk ve ortaokul dönemlerinde okumuştum. İlkokul 2. sınıfta hastanede yatarken bi akrabamızın getirdiği 2 ciltlik Anna Karenina'yı okuduğumda, o yaşıma rağmen Anna'yı kafamda canlandırabiliyordum. Hatta yıllar sonra filmini izlediğimde kafamda canlandırdığım Anna'ya hiç benzetememiştim. Neyse, asıl yazmak istediklerim bunlar değil...

Yazarların, o yaşlarda beynimde canlandırdıklarıyla bugünkü gerçek hayatı karşılaştırıyorum bazen. Onlardan ne öğrenmişim? Çok şey... Ama yine de, öğrendikleriniz çoğu zaman yetmiyor. Hayatın hiç beklenmedik dönemlerinde beklenmedik olaylar yaşıyorsunuz. Başladığınız her yeni günün sonunu kestiremiyorsunuz. Bir günde değişen hayatlar görüyorum bazen... Ve ben herşeyin değiştiği o günlere "Hayatın Köşeleri" diyorum. Çünkü öyle zamanlar oluyorki, köşeyi dönüyorsunuz ve arkanıza baktığınızda gördüğünüz aslında yaşadıklarınız olmuyor ve geride bıraktığınız da artık siz olmuyorsunuz.


Ve "Hayatın Köşeleri"nden geriye asla dönülmüyor...

Ruhu Olan Başka Bir Araba Biliyor musunuz?

6 Aralık 2006 Çarşamba


Otomobil tarihinin gelmiş geçmiş tek efsanesi Vosvoslar... Volkswagen- Kaplumbağa’nın öyküsü, dolu dolu 72 yılın, efsanenin ve çok sayıda rekorun öyküsüdür. Alışılmadık bir görünüme sahip olan bu aracın karakteristik özelliği; eğilimli bir burun ve arka yapıya sahip olmasıdır. Bunda amaç aerodinamik bir şekil ve çift eğrilikli kaporta yüzeyine sahip, akranlarına göre çok daha sağlam bir araç elde etmekti. Arkaya yerleştirilen motor ve makas yerine torsiyon çubuğu kullanmadaki neden ise binek otomobillerde belirgin olan yol tutuş problemini gidermekti. Ferdinand Porsche’nin kullanmayı düşündüğü motor da oldukça farklıydı: 3 silindirli, yıldız şeklinde sıralanmış ve maliyetin düşük olması için hava soğutmalı bir blok’tan oluşuyordu. F.Porsche daha sonraki projelerinde bu motoru değiştirdi ve yıldız şeklindeki 3 silindirli yerine karşılıklı yerleştirilmiş 4 silindirli “boksör motor” isminde yine hava soğutmalı bir motor kullandı ve istediği başarıyı elde etti.


Ayrıca uçak yapımı konusunda da deneyimleri olan F. Porsche, bu bilgilerini projesinde de kullanarak oldukça hafif ve stabil bir şase tasarlamak için kolları sıvadı ve düz bir zemin üzerine iki sağlam direk koyarak az malzemeyle amacını gerçekleştirdi. Ne Hitler ile ne de onun dünyayı ele geçirme ideolojisiyle hiç tanışmayan, 55 yaşındaki Ferdinand Porsche, bu stüdyoda yaratacağı bir otomobilin ilk örneklerinin, sonraki yetmiş yılda dünyayı ele geçireceğini kuşkusuz bilmiyordu.


1934 yılında Porsche ve Hitler, Berlin’deki Keiserhof Hotel’de bir araya geldiler. Hitler, Porsche’den “halk için bir otomobil” tasarlamasını istedi. Hitlerin hedeflediği volkswagen 2 yetişkin ve 3 çoçuk taşıyabilecek, 100km hızla gidebilecek, ekonomik, ayrıca 3 silahlı askeri taşıyabilecek ve fiyatı 1000 Reich Mark’ı geçmeyecekti. Aynı yılın Aralık ayında bugünkü Kaplumbağa’nın “ataları”, V1 (saloon) ve V2 (kabriyole) prototipler tamamlandı.


7 Haziran 1938 tarihli “Motor” dergisinde, Vosvos’un doğumu, “Hitler’in Sevinç getiren güç otomobili” başlığıyla duyuruldu..(Kraft Durch-Freude-Wagen-Kdf-Wagen). İlk Vosvos, daha doğrusu Kdf-Wagen ilanı “Ayda yalnızca 5 mark’a otomobil sahibi olmak...

Türkiye'nin ilk Vosvos'u ise ülkemize 1951 yılında geldi. Türkiye’deki ilk Vosvos sahibi Op.Dr. Ömer Faik Çelebi’dir. İstanbul’un Çamlıca semtinde yaşayan Dr. Çelebi, Almanya’dan getirttiği çift camlı ve “kara şanzımanlı” lacivert VW’sini tam 33 yıl aralıksız kullandı.

Vosvos'un yol hikayesi bunlardan ibaret değil tabiki... Yaratıldığı ilk günden günümüze kadar tüm zamanların en favori ve sevilen arabası olmakla kalmayıp aynı zamanda bir film yıldızına dönüşen Vosvos'lar, hala popülerliğini koruyor.

Sevgili arkadaşım Menderes'e ve bir araba gözüyle bakamadığımız Haydar'a, yazıma katkılarından dolayı çok teşekkür ediyorum....


Nedir? - I

5 Aralık 2006 Salı


Sanatın kaynağı ilham mıdır? Yaşananlar mı?

Yollarda

3 Aralık 2006 Pazar


Kimi zaman kendimle yüzyüze geldiğim ve yalnızlığın tadını en iyi şekilde çıkarabildiğim tek yer yollar... Bir otobüsün penceresinden hızla akıp giden yola bakarken, aklımdan geçmiş-bugün-gelecek düşünceleri de geçer aynı hızla.. Arada yakaladığım görüntülere takılı kalırım bazen... Evde sessiz sedasız oturup düşünemediğim şeyler gelir aklıma... Oldum olası yalnız yolculuk etmeyi sevmişimdir. Konuşmayı çok sevmeme rağmen, yolculukta yanımda çok konuşan biri olsun istemem. Yolculuklar sessiz sedasız olmalı... (Benimle daha önce yolculuk yapanlar alınmasın, ben yolda tanımadığım kişilerle sohbet etmekten bahsediyorum :))
Yollar... Çoğu zaman sevdiklerimden ayırıp hüzünlendirmiştir ama bi o kadar da yolun sonunda mutlaka bir sevdiğim vardır. Her gidişin bi dönüşü vardır çünkü...

Nerden çıktı bu yol meselesi?? Bi yerden çıkmadı, zaten hep vardı yollar hayatımızda. Hatta hayatın kendisi uzun bir yoldu. Başınız sıkıştığında hiç sormadınız mı kendinize "Bunun bir yolu olmalı!?" diye... Hayatta herşeyin bir yolu vardır. Hatta geçen gün Ali Sağlam yazmıştı bu konuda bir yazı. Papa gelmişti ve o yollarda kalmıştı. Gerçi o bu durumdan en iyi şekilde faydalanmıştı. :) Gördünüz mü? Herşeyin bir yolu varmış demekki... O da kapanan bir yolun yerine başka bir yol seçmişti.

Bir de "yoldan çıkmak" deyimi vardır ki, bu da bence yanlış bi deyim... Kimse yoldan çıkmaz aslında. Dediğim gibi, hayat bir yoldur ama kıvrımlıdır aynı zamanda. Düz yolda gidebilen varsa, buyursun çıksın ortaya :)
Yollarla ilgili başka deyimlerde var ama şimdi hiç girmesem daha iyi o konulara....

Not : Şu an yoldayım. İstanbul'dan Bursa'ya dönüyorum...

Yeni Rakı Reklam Filmi Sinemalarda

2 Aralık 2006 Cumartesi


Yeni Rakı’nın ‘Geceyi düşe çeviren Türk mucizesi’ sloganıyla hazırlanan reklam filmi, sinemalarda gösterime girdi. Paylaşımın önemine dikkat çeken film, ses sanatçısı Ebru Yazıcı’nın seslendirdiği ‘İnleyen Nameler’ şarkısı eşliğinde izleyici ile buluşuyor.
Bu özelliği ile reklam filminde Yeni Rakı ve Türk Sanat Müziği’nin birleştirici özelliğine dikkat çekiliyor. Çekimleri Yeniköy, Kuzguncuk, Vaniköy, Kız Kulesi ve Rumeli Hisarı gibi İstanbul’un eşsiz manzarasına sahip semtlerinde gerçekleştirilen reklam filmi Rafineri Reklam Ajansı tarafından hazırlandı.
Yeni Rakı reklam filmi, http://www.mey.com.tr/haber_detay_13.html adresinden de izlenebilir

Kaynak: MediaCat Online

Dün, Bugün, THY

1 Aralık 2006 Cuma




Tipitip...


Çiklet çiğneyen herkes bilir. Çikletlerin içinde çizgi kahramanların maceraları yer alır. Tipitip de bu kahramanlardan biridir. Ambalajını açtığınızda çikleti önce koklar daha sonra çiğnersiniz. Kocaman gözlüklü, yuvarlak şapkalı ve papyonlu Tipitip'in maceraları eskiden çocuklar tarafından heyecanla okunur ve karikatürleri biriktirilirdi. Şimdilerde zamane çocukları tarafından belki takip edilmiyor ama yaratıcısı Bülent Arabacıoğlu her zaman neşeli, beceriksiz Tipitip'in serüvenlerini çizmeye devam ediyor. Arabacıoğlu "Benim gerçek oğlum dünyaya gelmeden önce Tipitip doğmuştu. Oğlum bugün 28, Tipitip ise 31 yaşında" diyor.

Tipitip nasıl doğdu?
Yıldız Üniversitesi Harita Mühendisliği Bölümü'nde okurken okulu yarım bırakmıştım çünkü çizgi dünyasında olmak istiyordum. Yaşım 24'tü. Henüz evlenmemiştik, sevgilime "Haberin olsun karikatürcülüğe başlıyorum" dedim. Profesyonel olarak çizmeye başladığım üçüncü ayda Hürriyet gazetesinin ilavelerine bir şeyler çizmeye başladım. Ardından Çarşaf'ta ve "En Kahraman Rıdvan" tiplemesini yarattığım Gırgır'da çizmeye başladım. 1974'te Kent Gıda yöneticileri çocuklara hitap eden sevimli bir tip bulmaya çalışıyordu. O dönemde yassı, dört köşe, büyük sakızlar vardı. İlk kez "bazuka" diye tabir edilen bir sakız çıkacaktı ve içinde karikatürler olacaktı. Ben bir sürü taslak çizdim ve onlara götürdüm. Onlar da Tipitip'i seçtiler.

"İlk seslendirmeyi Şener Şen yaptı"
Bu isim nereden çıktı? Kent'teki yöneticilerin ilk eskizlere bakarken "Ne biçim tip bu?", "Tipi de tipmiş" gibi tepkileri oldu. Tipitip adı da hemen orada çıktı zaten. Çocuklar tarafından o kadar çok sevildi ki 3 yıl sonra Tipitip'in çizgi filmini yaptık. O dönemde sadece TRT vardı. Televizyonda her hafta bir dakikalık, esprili çizgi film reklamı yapmaya başladık. Bunun 55 saniyesi Tipitip'in macerası, 5 saniyesi ise sakızın reklamıydı. Eşim dahil 8 kişi senaryosunu yazıyor, çiziyor ve sunuyorduk. Tipitip'i çizip boyadıktan sonra seslendirmeye götürüyorduk. İlk yaptığımızı Şener Şen seslendirmişti. O dönemde Şener Şen, Şehir Tiyatroları'ndan henüz ayrılmamıştı. Çok güzel bir seslendirme olmuştu. Biz buna iki-üç yıl devam ettik. Ekonomik krizden dolayı çizgi filme son verildi.

Çocuklar neden bu kadar çok seviyordu Tipitip'i?
Çocuklar hem sakızların içinde hem de televizyonda Tipitip'i görüyordu. Bugün insanlar dizileri nasıl bekliyorsa o dönemde çocuklar cuma günleri Tipitip'i televizyon karşısında bekliyordu. Onlar Tipitip'i canlı bir varlıkmış gibi düşünüyordu. Çocuklardan mektuplar gelmeye başladı. Mektuplarını Tipitip'e yazıyorlardı. O onlar için bir kahramandı ve kahramanların yaptığı her şey doğruydu. Mektuplarda annesini, babasını Tipitip'e şikayet edenler vardı. Ben normal bir şekilde çizerken kendimi birden pedagog gibi hissetmeye başladım. O karikatürde çocuklar bunu yanlış anlar, şunu yaparsam onlara kötü örnek olur diye kendime bir otokontrol sistemi koydum.



Yıl 1974...
Tipitip'in papyonlu, kocaman beyaz gözlüklü, yuvarlak şapkalı ilk hali çocuklar tarafından çok tutuldu. Tipitip sevimli, iyi bir aile çocuğuydu ve her işi yüzüne gözüne bulaştırırdı.
Yıl 2005... Tipitip yeteneksizliğinden bir şey kaybetmedi. Ama görünümü çok değişti. Şapkası düştü, kakülü göründü. Papyon yerine kravat takmaya başladı.



"Bir can yoldaşı lazımdı, böylece Tipitoş doğdu"


Çocukların Tipitip'i bu kadar sevmesinin üzerine şirket de kampanya üstüne kampanya düzenlemiştir, değil mi?
Aslında tam tersi, çocuklar kendi kendilerine kampanya başlattı. Sakızlardan çıkan karikatürleri biriktirip şirkete gönderdiler. Ortada bir kampanya falan yoktu. Gün geldi 84 bin adres birikti. Şirket de bunun üzerine onlara tişört, kalem göndermeye başladı. Gerçekten bu ilişki çok sıcaktı. Çocukları hiçbir zaman sömürmedik. Tipitip bir üründü ama onun reklamını yaparken şöyle sakızdır, böyle iyidir dememiştik. Onlara "Neşeli Dostunuz" sloganıyla Tipitip'li takvimler, puzzle'lar yaptım.

Bugünkü Tipitip ile 1970'lerdeki Tipitip arasında ne gibi farklılıklar var?
İlk başta Tipitip tek başınaydı. Arada bir başka karakterler girip çıkıyordu hayatına. İlk çıktığında papyonu, yuvarlak bir şapkası, iri gözlükleri vardı. Zaman değişti. Papyon yerine kravat koydum. Tipitip'in kakülü ortaya çıktı. Tipitip çıktığında 15 yaşındaysa şimdi 45 yaşında. Bazı espriler yapmak istiyordum ama tek başına olmuyordu. Yanına bir can yoldaşı, eş lazımdı. Tipitip'in karısı Tipitoş böyle doğdu. Bir süre sonra çevremdekiler "Bu adam kısır mı, bunun çocukları niye olmuyor?" demeye başladı. Tipitip'in oğlu Tipican, kızı Tipicik ve köpekleri Tipitop oldu.

Ama Tipitip'in huyu değişmedi, değil mi?

Değişmedi. Tipitip bir aile çocuğu, düzeyli ama beceriksizdi, hâlâ da böyle. Beceriksiz ama neşeli biri.

Şimdiki çocuklar hâlâ Tipitip'i takip ediyor mu?

Çocukların tercihleri değişmeye başladı galiba. Düşük fiyatlarla mal edilen sakızlar çıktı. Onlarla baş edemez hale geldik. Şu an Tipitip tanınırlılığı en yüksek markalardan biri ama satışı çok düşük. Piyasa koşullarından dolayı bugün eski günlerinden uzak.

Tipitip'in eski şaşaalı günleri yok.Bu durum sizin çizgilerinize yansıyor mu?
Elbette o günkü motivasyonumla bugünkü motivasyonum aynı değil. Eski günleri özlüyorum. O dönemin çocuklarının dünyası çok farklıydı. Hayal güçleri daha fazlaydı. Şimdikilerin önlerine her şey hazır veriliyor. Televizyonda bile bir dizi seyrediyorsunuz, "Sen bilmezsin, burada güleceksin" diye gülme efekti koyuyorlar.

Kaynak : Milliyet

Mey'den Hare Stratejileri

30 Kasım 2006 Perşembe

Mey İçki’nin Hare likörü için geliştirilen kampanyasının stratejisi az gelişmiş likör kategorisinde yol gösterici bir davranış sergilemesi üzerine kurulmuş. İletişim hedefleri, Hare marka bilinirliğini güçlendirmek ve kullanımı artırmak olarak tanımlanıyor. Yani likörü genç hedef kitle için çekici bir ürün haline getirmek. Bu hedefler doğrultusunda tat uzmanlarıyla çalışılarak Hare’li kokteyller yaratılmış: Hare Dudu, Hare Zen, Hare Vişna, Hare Nane, Hare Muzo, Hare ile Havva.
Bu 6 kokteyl arasından ise “star” olabilecek 3 kokteyl iletişime taşınmış: Hare Dudu, Hare Zen, Hare Vişna. Hare’nin renkli, meyveli ürün özelliklerinden yola çıkılarak marka kimliği yaratılmış. İletişim tonu, Hare’nin renkli, eğlenceli, genç ve modern dünyasını yansıtıyor. Hare’nin yeni kullanım alanlarıyla tüketicinin hayatında yer alması hedefleniyor. (Kaynak : Marketing Türkiye)

Hare Likör, yukarıda bahsedilen çalışmalarla Türkiye'nin Pazarlama Oscarı olarak nitelendirilen Think Marketing ödüllerinde, "Yeni Marka Yaratma" ödülünü kazandı.
Ayrıca, web sitesini ziyaret etmenizi öneriyorum. Uzakdoğu esintileri taşıyan müziğini ve ambalaj tasarımlarını eminim çok beğeneceksiniz...
http://www.harelikor.com

Hatırla Sevgili

27 Kasım 2006 Pazartesi

Aslında aklımda buraya dökülmeye hazır binlerce cümle var. Ama nasıl sıralayıp yazacağımı bilmiyorum. Bu yazı sizi sıkar mı yoksa benim hissettiklerimi yansıtır ve size de aynı duyguları yaşatır mı bilmem... Konu Atv'nin yeni dizisi "Hatırla Sevgili"... Uzun zamandır reklamları yapılıyordu ama ben geçen Cuma akşamına kadar hiç izlememiştim. İş nedeniyle o gece Konya'daydım ve dizinin yayınlanmış ilk 3 bölümünün tekrarı vardı. İzlemeye başladığımda çok yorgundum ve hemen uyumak istiyordum ama bir anda gözlerim açılıverdi. İlgisiz bi şekilde ekrana bakarken bi anda Büyük Ada'yı gördüm.


Oldum olası yanlış bir zamanda doğduğumu söylerim. Benim 50'li yıllarda doğmam ve yaşamam gerekirdi diye düşünürüm. O yıllara ve Türki'yenin o dönemlerine karşı inanılmaz bir ilgi ve merak duyarım. Büyük Ada'ya hayranlığım ise Şirin Devrim'in Şakir Paşa Ailesi'ni okuduğumdan beri iyice artmıştır.


Hatırla Sevgili'nin konusu, Adnan Menderes'in başbakanlık yaptığı bir dönemde Büyük Ada'da başlayan bir aşk hikayesi... O dönemle ilgili uzun araştırmalar yapılarak yazılmış bir senaryo... Ve insanı bir anda içine alıveren bir masal... Hayranlıkla izledim ve hiç bitmesin istedim.


Dizi bitince içimden geçenleri hemen orada yazmak istedim ama kalemimi, çok beğendiği için otobüste yanımda oturan teyzeye hediye ettiğimi unutmuşum. Bende burdan yazmaya karar verdim. O andan aklımda kalanları aynen aktarıyorum :


Türkiye o zamanlar bugüne göre çok daha iyi eğitimli ve görgülüymüş. Zarafet, kibarlık, saygı, duyarlılık herkesin ortak özelliğiymiş. Nedense o dönemi bugün yaşıyor olsaydık çok daha rahat Avrupa Birliği'ne girermişiz diye düşündüm. İnsanlar eğitimli, kültürlü... Çok daha az iletişim aracı olmasına rağmen, herkes ülkenin durumu ile daha yakından ilgili ve bilgili... Avrupa'nın etkisi altında kalmış gözüyle bakılan o dönemde aslında Avrupa'nın ülkemize bakışı da bugünden çok farklıymış ve Türkiye zaten bir Avrupa ülkesiymiş.


Ve gerçek aşk... Genç bir kızın gerçek aşkı anlatışı... Saf, temiz, karşılıksız...
Yani... bugün artık hiç olmayan şeyler.... ... ... ...

Marka Olmak Sosyal Sorumluluk Gerektirir

25 Kasım 2006 Cumartesi

Tercih ettiğiniz markaların aynı zamanda sosyal sorumluluk sahibi olması sizin için ne ifade eder? Tüketmek üzere aldığınız ürünlere ödediğiniz paranın bir kısmının ihtiyacı olanlara ulaştırılması, yada insanlığa faydalı bir iş için kullanılması sizi mutlu etmez mi? 1976 yılında İngiltere'nin güneyinde bulunan Brighton'da, küçük bir dükkanda elle hazırlanan 25 çeşit ürünle hikayesine başlayan Body Shop, o günden beri kendine sosyal sorumluluk sahibi olmayı ve ürün satmaktan çok satılan ürünlerin insanlığa ve doğal yaşama faydalı olmasını ilke edinmiş bir marka. Body Shop marka değerlerini şöyle ifade ediyor :

1) Hayvanlar üzerinde deney yapılmasına karşıyız..

2) Yerel ticareti destekliyoruz..

3) Kendinizi önemsemenizi öneriyoruz..

4) İnsan haklarını savunuyoruz..

5) Dünyamızı koruyoruz...



Marka, bu değerlerini başlattığı kampanyalarla da sonuna kadar destekliyor. 10 yıl önce Kanada'da aile içi şiddetin düzeyini vurgulamak ve değişim sağlamak amacıyla başlattıkları "Aile İçi Şiddete Sessiz Kalma" kampanyası bunun en güzel örneği. Avrupa, Asya ve ABD’deki The Body Shop mağazalarının katılımıyla genişleyen kampanya, The Body Shop’un kurucusu Anita Roddick’in ziyaretiyle Türkiye’de de 2004 yılında başladı.



The Body Shop, Türkiye’de Kadının İnsan Hakları -Yeni Çözümler Vakfı ile birlikte hayata geçirdiği “Aile İçi Şiddete Sessiz Kalma Kampanyası” ile; - Bu önemli konuya kamuoyunun dikkatini çekerek bilinirlik ve bilinç yaratmayı amaçlıyor.

- Aile içi şiddetin Türkiye’de bir tabu olmasını yıkmayı ve kadınların şiddet gördüğünde nereye gideceğini ne yapacağını bilmelerini istiyor.
-İnsan haklarını savunmaya kararlı olan, herkesin eşit hakları olduğuna inanan The Body Shop, bu sorunu kapalı kapılardan öteye taşıyarak kadınları aile içi şiddete ve karşı seslerini yükseltmeye teşvik ediyor.
- Bu sorunu açığa çıkarmayı, müşterilerini, çalışanlarını ve şiddete maruz kalan herkesi bu konuda desteklemeyi ve eğitmeyi hedefliyor.
-Desteğe gerek duyan dostlarımıza ve sevdiklerimize yardım etmemiz ve onların hayatlarındaki şiddete son vermekte yalnız olmadıklarını hissettirmemiz konusunda da yol gösteriyor.
- Kampanyanın amaca, mağaza personeli ve müşterilerinin el ele hep beraber ulaşması için platformlar yaratıyor.

The Body Shop, uzun vadeli sosyal sorumluluk yaklaşımıyla gerçekleştirdiği “Aile İçi Şiddete Sessiz Kalma” kampanyasını çalışanlarının ve müşterinin katkılarıyla devam ettirmeyi planlıyor.

Body Shop Kurucusu ve Onursal Başkanı Anita Roddick, bir markayı yaratmanın aynı zamanda insanlığa yapılan büyük bir hizmet olduğunu düşünüyor ve şöyle diyor :

“Bir grup düşünceli ve idealist insanın dünyayı değiştirebileceğinden kuşkunuz olmasın. Aslında dünyayı değiştirenler hep bu bir grup insan olmuştur.”

"Made in" İbaresi Onay Bekliyor

23 Kasım 2006 Perşembe

İtalyan hazır giyimcilerin önderlik ettiği ve ardından Avrupa’da seramikten mobilyaya tüm imalat sanayinin destek verdiği, ürünün nerede üretildiğini gösterme zorunluluğunu içeren "Made in" çalışması, Avrupa Birliği Konseyi tarafından onaylanmayı bekliyor. Uygulamanın Uzakdoğu’ya sosyal kota niteliğinde olacağı belirtiliyor. Önümüzdeki günlerde Made in için yoğun reklam kampanyasına başlanacak.
Ürünlerin nerede yapıldığının gösterilmesini kapsayan ve İtalya’nın önderlik ettiği "Made in for Transparency" kampanyası Avrupa Birliği Konseyi’nin vereceği kararı etkilemek için lobi faaliyetlerine başladı. İtalyan hazır giyimcilerin önderlik ettiği kampanyaya, Çin başta olmak üzere Uzakdoğu üretiminden olumsuz etkilenen seramikten mobilyaya, kürkten ayakkabıya tüm imalat sanayi destek vermeye başladı. İtalyan hazır giyimcilerin ilk destek talebini ilettikleri Türk meslektaşları da Made in çalışmasına sahip çıktı. İstanbul Hazır Giyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB) Başkanı Süleyman Orakçıoğlu Türk ürünlerine Avrupa’da üretilmiş statüsü kazandıracak uygulamanın, kalite algısına da olumlu yansıyacağını belirterek "Ürünün nerede üretildiği şeffaf olmalı. Tüketicinin bunu bilmeye hakkı var. Bu, Avrupa standartlarına uygun üretim yapmayan Çin başta olmak üzere Uzakdoğu ülkelerine bir nevi sosyal kota olacak" diye konuştu.
Konsey Onaylayacak
Avrupa Komisyonu’nun hazırladığı ve şu anda Avrupa Birliği Konseyi’nin gündeminde bulunan raporla ilgili olarak 24 İtalyan örgütü birleşerek, Konsey’in ürünlerin menşe ülkelerinin belirtilme zorunluluğu getirilmesi yönünde karar vermesi için faaliyetlere başladı. Konsey’in kararını yılbaşına kadar verebileceği bildiriliyor. Made in ile topluluk standardının dışında üretim yapanların ayırt edilmesi hedefleniyor.
Kuzey-Güney Çarpışması
İHKİB Başkanı Süleyman Orakçıoğlu İtalya dahil üretici konumundaki güney Avrupa ülkelerinin Türkiye gibi Çin’den dertli olduğunu ve tehlikeyi durdurmak adına harekete geçtiklerini belirterek "Burada tüccar konumundaki kuzey ülkeleri ile üretici güney ülkelerin çıkar çatışması var. Fakat Avrupa’da üretilen ürünler ile Avrupa’da üretilmeyen ürünlerin ayırt edilmesi lazım" dedi. Orakçıoğlu ABD’de ürünlerin menşe ülkelerinin belirtilme zorunluluğu olduğunu ve Çin’in de 6 ay önce benzer bir karar alarak aynı uygulamayı başlattığını hatırlatarak, Avrupa’nın bu konuda geç kaldığını kaydetti.
Aralıkta Reklam Atağı
Avrupa’nın haksız rekabet karşısında bağırmaya başladığına dikkat çeken Orakçıoğlu, "Artık dev ülkeler, tasarım ülkeleri de canlarının yanmaya başladığını hissetti" dedi. Lobi çalışmaları kapsamında, Koseyin kararını etkilemek için Almanya, İngiltere, Belçika, Hollanda gibi kuzey ülkelerinde televizyonlar dahil reklam kampanyalarına başlanıyor. İlk kampanya ise Aralık ayında Almanya’da başlayacak.
Avrupalı Türk ürünleri

Süleyman Orakçıoğlu Konsey’in onaylaması halinde Türkiye’de üretilmiş ürünlerin de Avrupa’da üretilmiş sayılacağını vurgulayarak şunları söyledi: "Türkiye de Avrupa üretim bölgesi içerisinde değerlendiriliyor. Türkiye’de üretilenler de Avrupa malı sayılıyor. Türk malları Avrupa standartlarında üretiliyor. Made in bu standartlara uyduğumuzun bir işareti olacak. Biz made in EU (Avrupa malı) ibaresini kullanırken pekçok rakibimiz kullanamayacak. Haksız rekabet yaratan ülkelerin önü kesilecek. Bu uygulamayla Türkiye’nin Avrupa’da pazar payı artar."
Avrupalı marka da haksız rekabet edemeyecek
Uygulama ile Avrupa dışında üretim yapan Avrupalı markalar da ayrıştırılmış olacak. Süleyman Orakçıoğlu böylece Avrupa’da üretilmiş izleniminin yarattığı haksız rekabetin ortadan kaldırılacağını belirterek "İtalyan marka üretimini Çin’de yaptırmışsa bu belli olacak. Markanın orijini Avrupalı, üretim Uzakdoğu’da... Tüketici bunu bilecek. Bundan avantaj sağlanılması önlenecek" şeklinde konuştu.
Kaynak: Hürriyet

Uniball'dan Rengarenk Kalemler

22 Kasım 2006 Çarşamba

Uni-ball, okulların açılmasına çok az bir süre kala Signo serisi için yeni bir reklam kampanyasına başladı. Uni-ball’ un yaratıcı iletişim diliyle hazırlanan reklam kampanyası, kalemlerin özelliklerini vurgularken, renkli ve eğlenceli tasarımlarıyla da dikkat çekiyor.

Uni-ball Signo serisi yeni “ jel roller ” teknolojisiyle birbirinden renkli seçenekler sunuyor...





Eminim benim gibi kalem hastaları vardır içinizde. İşyerinde kalemlikte yer kalmadığı için, çekmeceye doldurduğum, yada masamın üzerine dağılmış, aynı şekilde evde de orda burda heryerde sayısını bilmediğim kadar kalemim var. Ama bunları görünce hepsini toplayıp bi kutuya doldurmaya karar verdim :) Bunlardan alıyorum ama şimdiden söyleyeyim, dokunanı yakarım..!


İşletmeler İçin Yeni Stratejiler : İtibar Yönetimi

14 Kasım 2006 Salı


Son günlerde sıkça duymaya başladığımız, ama adından aşağı yukarı ne demek olduğunu tahmin ettiğimiz bir konu İtibar Yönetimi... Halkla İlişkiler'in yeni bir dalı olarak ortaya çıkmış ve ülkemizde Amerikalı Profesör Charles Fombrun tarafından verilen bir konferanstan sonra iyice duyulmuş. İtibar yönetimi; şirketlerin, sadece müşteriyi memnun etmekle yetinmeyip, sosyal çevreyide dikkate alarak yeni işletme politikaları oluşturmalarını sağlıyor.
Fombrun tarafından geliştirilen Reputation Quotient (itibar katsayısı) modeli ile, halka açık şirketlerin itibarı ölçülüyor ve sonuçlar ekonomi dergilerinde yayınlanıyor. Yayınlanan listelerde, üst sıralarda yer alan işletmelerin marka değerleri yükseliyor ve hisseleri büyük kazanç sağlıyor. Amerika'da son yıllarda oldukça etkili olan model, ülkemizde Capital dergisinin öncülüğünde başlamış ve firmalar her geçen gün bu konuya olan ilgilerini arttırmaya başlamışlar. Ayrıca bu konuda, Salim Kadıbeşegil tarafından yazılmış bir de kitabımız var.
İtibarı kazanmak için önemli olan işletmenin her konuda tutarlı davranması, sunduğu ürün ve hizmetlerle farklılık yaratması. İtibar yönetimini uygulamak için, sadece halka açılmış bir firma olmanın çok da gerekli olmadığını düşünüyorum. Son günlerde bu konuda okuduklarımdan anladığım kadarıyla itibar yönetimi; pazarlamayı, halkla ilişkileri, müşteri ilişkileri yönetimini ve kaliteyi birbiriyle en iyi şekilde entegre edip firmanın kurumsal değerini en iyi şekilde ifade etmekten ibaret. Konu hakkında henüz çok fazla bilgiye sahip değilim ama sürekli takipteyim. En kısa zamanda, yine aynı konuyla ilgili yazılarım olacak... Sevgiler...

Edebiyata Aşık Olanlar İçin : K Dergi


Gerçi 6 hafta oldu. Artık yeni sayılmaz. Önce K Dergi ile tanışma hikayemizi anlatayım. Sevgili arkadaşım Marka-Cini Rabia ile birlikte bi akşam yürüyüşe çıkmıştık. Otobüs bileti almak için girdiğimiz bir gazete bayisinde kapağındaki Goethe'nin çok sevdiğim sözü "İnsan Kendini Yalnızca İnsanda Tanır"ı görünce, bu nedir? dedim. İlk sayısı olduğunu anlamadım başta. Fazla düşünmeden aldım hemen ve ikinci şaşkınlığı da fiyatıyla yaşadım : 1 YTL...

K Dergi, 2004 yılında Ahmet Altan'ı transfer eden Alkım Yayınları tarafından çıkartılmış, haftalık bir edebiyat dergisi. Ve inanılmayacak bişey daha : İlk sayısı 100.000 adet basılmış. Aklınıza hemen Türkiye'de bir edebiyat dergisini alacak bu kadar kişi var mıdır? sorusu gelecek. Bu soruyu Hürriyet gazetesi, Alkım Yayınları'nın sahiplerinden Başar Arslan'a sormuş ve "Bence var. Çünkü edebiyat aslında televizyondan daha eğlenceli." yanıtını almış. Başar Arslan’a 100 binlik baskıdan nasıl bir sonuç bekledikleri de sorulmuş. " Ne kadar satacağını göreceğiz. Doğrusu satış rakamına şu anda çok da aldırmıyoruz. Bir YTL ’ye satılan dergiyi yüz bin adet bastık çünkü isteyen herkes bu dergiye ulaşabilsin, okuyabilsin, edebiyat ortak bir konu haline gelsin istedik. Bunu da başaracağız. Türkiye, kalitenin, sanatın, edebiyatın sıkıcı olmadığını keşfedecek. Bu dergiyi okuyanlar, sadece entelektüellerin bildiği yazarların kendilerine ne kadar yakın olduklarını, onları severek bazen de onlara kızarak öğrenecekler. Bu öyle bir dergi ki her okuyucu yeni bir okuyucu daha kazandıracak. Bu dergiyi okuyan birinin okuduklarını kendisine saklaması imkansız, mutlaka paylaşmak isteyecektir. Edebiyatın televizyondan daha eğlenceli olduğunu göstereceğiz."

Alkım Yayınları'na K Dergi için çok teşekkür ediyorum. 6 haftadır Rabia ile birlikte, işe gidip gelirken yolda, öğle aralarında ve bulduğumuz her fırsatta okuyoruz. Biraz reklam gibi oldu ama bence dergi bu kadar övgüden fazlasını hakediyor. Yarın bi tane alıp sizde kendi gözlerinizle görebilirsiniz. (Eski sayıları isteyen varsa gönderebilirim....)

4 Milyon İnsan Birarada Ne Yapar?

9 Kasım 2006 Perşembe

yeğenim doğalı 14 gün oldu bugün. o doğduğundan beri tv izlemiyorum. 2 gündür bikaç kez reklamları izledim ve dikkatimi www.4milyoninsanburadaneyapiyor.com diye bağıran bi adam çekti.. bugün işyerinde bakacaktım ama fırsatım olmadı. az önce adresi bir defada yazmayı başarıp siteye girdim. eğer girmediyseniz eminim merak ediyorsunuzdur...



evet... kariyer.net'miş... yenilenmiş web sitesini tanıtmak için hazırlamışlar bu reklamı. reklamda, sitenin yeni tasarımıda çok hoşuma gitti... tebrikler diyorum. başka diyecek bişey yok...

Eşkiya'nın Kitabı Olur mu?

6 Kasım 2006 Pazartesi


Bu kitap sahneye çıktığı ilk günden, sinemaya gönül verip perdede devleşen bir oyuncunun izini sürmek, evrimini ve yarattığı karakterler galerisini gözler önüne sermek amacıyla yazılmıştır. Şener Şen tanıdık bir yüz, içimizi ısıtan bir eğlendirici, bir komedyen, bir trajedi kahramanı, bir eski zamanlar hikâyecisi olmanın ötesinde vicdanımız, sakarlığımız, aşkımız ve yoksunluğumuzdur; Şener Şen katıksız bizdir. Anılarımız, anlarımız, naif gülümsemelerimiz, göz yaşlarımız ve kaybettiklerimizle yeniden buluşmamızı sağlayan bir rehberin, bir oynamayan oyuncunun öyküsüdür anlatılan; bir şaklabanlar, şaşkınlar, üçkâğıtçılar, namuslular, kaybedenler, yalnızlar resmi geçidi... Mazi gönlünde bir yara olanlar için, Bir Şener Şen kitabı!